26 Mart 2013 Salı

Bir Büyük Adam


Bir özel adamdan bahsedelim bugün. Müzik eğitimi almamış olmasına rağmen dönemin en büyük müzisyenlerinden bir tanesi olan; Zbigniew Preisner. Polonyalı bestecinin yol arkadaşı sinema tarihine Kırmızı, Beyaz ve Mavi'yi bağışlayan Kieslowski... Her ikisi de bu üç büyük film sonrası meşhur olmuşlardır.

The Secret Garden, When a man loves a woman, The Beautiful Country, The Double Life of Veronique filmlerinden en bilinenleri.

Hala Varşova'da yaşamını sürdüren Preisner'ın besteleri yaşamın içinde barındırdığı her tonu  o kadar iyi anlatıyor ki onu dinlerken insan kendi ruh halini unutup bambaşka denizlere yelken açıyor... Biraz melankolik, biraz heyecanlı, biraz mutlu, biraz karanlık, biraz aydınlık...



www.preisner.com

13 Mart 2013 Çarşamba

The Great Gatsby


20.yy'ın en önemli yazarlarınan Scott Fitzgerald'ın efsanevi romanı 'Muhteşem Gatsby'i okumayan kalmamıştır. Okumadıysanız da 120 sayfada 1920'lerin Amerika'sında sizi böylesine sallayıp yuvarlayabilecek başka bir kitap var mıdır bilmiyorum, okuyun...

Bu yıl Cannes Film Festivali'nin; açılış filmi olarak Baz Luhrmann'ın Amerika'da henüz gösterime giren filmi  'Muhteşem Gatsby'i seçtiği açıklandı... Filmin sadece fragman bütçesi bizim en pahalı yapımımıza denk gelebilir... Her şey tam anlamıyla Muhteşem görünüyor... Leonardo DiCaprio, Carry Mulligan, Toby Maguire'li oyuncu kadrosu da oldukça sağlam... Bekleyelim, görelim, inşallah etkilenelim.

6 Mart 2013 Çarşamba

Kelebeğin Bilinmeyenleri



İki haftadır bekliyorum... Biri de çıkıp Kelebeğin Rüyası’nda görüntü kalitesinin, dekorun, kostümlerin nasıl bu kadar iyi olduğunu, bu işin hazırlığında yapılanları anlatsın, etsin, ortalığı bilgilendirsin veya birileri merak edip sorsun... Ama yok... Çoğu sinema eleştirmeni dahi görüntü yönetmeninin ellerine sağlık deyip konuyu kapadı gitti...

Halbuki bu filmde şu ana kadar hiçbir Türk filminde yapılmayan bir şey yapıldı... Kelebeğin Rüyası’nda bir ‘Production Designer- Yapım Tasarımcı’ çalıştı... Hem de Türk hem de şu an karşımda oturuyor... Hollywood ilk kez 1939 yılında ‘Rüzgar Gibi Geçti’ filmiyle tanıştı Production Designer’la... Bizler ise 2013’te Kelebeğin Rüyası’yla...

Yedi sene önce İstanbul’a ilk adım attığımda reklam projelerinde sık sık çalışma fırsatı elde ettiğim yönetmen Kıvanç Baruönü, Kelebeğin Rüyası’nın Yapım Tasarımcısı, ayrıca benim arkadaşım, ayrıca Türkiye’nin sayılı reklam yönetmenlerinden, ayrıca Maya’nın babası....

Ben sordum o yanıtladı, o konuştu ben yazdım... Buyrun röportajımız...

Kelebeğin Rüyası’yla yolun nasıl kesişti?
Kelebeğin Rüyası ile aileden ilk tanışan babamdır... 4 yıl önce Yılmaz Erdoğan filmi çekmeye karar verdiğinde hikayenin geçtiği toprakları yerinde gezip görmek için Zonguldak'a gitmek istemişti. Zonguldaklı olduğum için bana ulaştılar, ben de onları babama yönlendirdim...


Ama o dönemde filme başlamaktan vazgeçtiler...
Bakıldığında senaryo yazımı bir hayli uzun, yedi senedir Yılmaz Erdoğan’la birlikte dolaşan bir hikaye bu, defalarca yazıldı, çizildi baştan yeniden yazıldı ve ancak son halini aldı. Tabii ki fiziki şartları hazırlamak da ayrı bir emek istiyor. Büyük bir proje sonuçta..

Sonra?
İki sene önce Yılmaz Erdoğan beni tekrar aradı... Şair kod adlı projenin senaryosunu bitirmek üzere olduğunu, ön hazırlıklara başlanacağını, benim de filmin içinde olmamı istediğini söyledi... Yeri gelmişken burada ilk teşekkür Yılmaz Erdoğan ve BKM’ye gelmeli ki bu projede böylesi bir ihtiyacı sezip Türkiye’de daha önce neredeyse hiçbir filmde rastlamadığımız production design kavramını sektörle tanıştırdılar..

Çok yoğun çalışıyorsun, bu teklifi kabul etmen zor oldu mu?
Öncelikle Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu amcamın arkadaşları olduğu için onların şiirleriyle büyüdüğümü söylemeliyim... Behçet Necatigil babamın Çelikel Lisesi’nde hocasıydı... Tüm bunların yanında senaryoyu okuyunca çok etkilendim, o an ikinci kere düşünmeden tamam dedim... Kendi adıma 1940’ların Zonguldak’ını tekrar yaratıp babamın 70 yıl sonra o sokaklarda tekrar yürüyüp, havasını soluyabilecek olması bile yeterli bir nedendi..
 
Anlat Kıvanç...
Production Design/ Yapım Tasarım nedir, ne değildir?

Yapım Tasarımcı bir filmi hayata geçiren sanat kostüm ve benzeri yaratıcı grupların yanı sıra pek çok teknik ekibin oluşumunda ve işleyişinde onları yönlendiren ve karar veren kişidir...Ekiplerin koordineli şekilde çalışması, yönetmenin senaristin ya da yapımcının kurmak istediği dünyanın en iyi şekilde perdeye yansıması, diğer birimlerece doğru şekilde yorumlanıp anlaşılmasını sağlamaktan sorumlu bir bakıma...Filmin A’dan Z’ye her aşamasında parmağı olan gölgedeki adamlar bunlar... 


Baştan itibaren nasıl bir yol izlediniz anlatabilir misin?
Senaryoyu okuduktan sonra 1940’ların Zonguldak’ını ve Türkiye’sini incelemeye başladık. Zonguldak ve İstanbul’daki sahaflardan 1940’larla ilgili olan tüm kitapları taradık.... Zonguldaklı ailelerin arşivlerinden fotoğraflar, notlar, mektuplar topladık... Zonguldak’ta filmin geçtiği ana caddeyi ziyaret edip tek tek tüm dükkan sahipleriyle görüşerek 1940’larda o dükkanların yerinde neler olduğunu öğrendik....Behçet Hoca’nın, Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un gazetelerde yazdığı yazıları topladık... Akrabalarıyla, dostlarıyla görüşmeler yaptık... Mekanları, o dönemin ambiansı, kostümleri, saç, makyajları, gündelik yaşantıları nasıl olmalı bunları en ince ayrıntısına kadar inceledik... Binlerce fotoğraf, binlerce yazı taradık... Bu araştırmanın sonunda da elimizdeki bilgilerle kostüm, dekor ve 1940 Zonguldak hayatını anlatan üç farklı sunum dosyası hazırladık...



Müthiş detaylı bir çalışma...
Sonra elimizdeki bu bilgilerle sanat ve kostüm grubumuzla toplantılar yapmaya başladık... Ana cadde, halkevi, maden, tiyatro sahnesi, Heybeli Ada’daki sanatoryum... Tüm mekanların maketleri bu ön hazırlığın ışığında sanat ekibi tarafından yapıldı... Yılmaz Erdoğan yönetmen kimliği dışında senarist olarak da karakterleri öyle güzel önümüze çıkartıp koymuştu ki en büyük klavuzumuz senaryomuz ve şairlerin yazdıkları oldu tabiii... Rüştü Onur’un kendine özen gösterdiğini, kılığına kıyafetine onca yoksulluğa rağmen dikkat ettiğini bilip ona göre bir tarz belirlendi.. Sahnelere göre dökümler yapıldı, mekan renkleri kostüm tarzları sahnenin duygusu... Tüm bunlar bir bir masaya yatırıldı.. Suzan enerjisi, duru güzelliği ile aşkı yaşam sevincini verdi kırmızı renklere büründü...Filmde belki de hiç görmediniz ama herkesin cebi çantası doluydu, kimlikleri, tarakları çakmakları kalemleri özel eşyaları...Çakıları.....Onlar sette adeta o günden çıkıp gelmiş gibiydiler. Günler öncesinden not defterleri kalemleri oyunculara verildi, şiirleri bir bir kendileri temize çektiler. Hergün dönem gazeteleri ellerine ulaştırıldı....


Detaylar detaylar detaylar...
Mimari, kostüm, dekor... Her şeyin detayını hazırladık... Cumhuriyet Balosu'nda sofralara ne yemek konacağından, maden işçilerinin kostümlerinin kumaşına kadar... Minibüsler, kamyonlar, araçlar yapıldı... Araçlar giydirildi... Sanat yönetmenimiz Hakan Yarkın ve ekibi gerçekten muazzam bir çalışma sergilediler.

Kaç kişilik bir sanat ekibinden bahsediyoruz?




Hakan Yarkın’ın ana ekibinde 60 kişi buluyordu ama bilfiil set hazırlığında çalışanları düşündüğümüzde ustasından demircisine 250-300 kişilik ekiplerden söz ediyoruz... 

Yapım Tasarımcısı olmayan projelerde neler oluyor?
Birileri nasıl olsa o açığı kapatır diye bakılıyor... Ancak bu kadar büyük bütçeli bir dönem filminde böyle bir birime nasıl ihtiyaç duyulduğu çok daha net anlaşıldı.

Filmin ne kadarı Zonguldak’ta çekildi?

Bu projede yola çıkarken aslında hedefimiz biraz daha farklıydı. Yılmaz Erdoğan kurulacak onca dekorun sonra heba olmamasını, kalıcı bir proje gerçekleştirmemizi istedi. Tüm çalışmalar bu yönde başladı... Amaç, Zonguldak’ta bize tahsis edilecek bir alanda bu dekoru kurmak ve çekim sonrasında halkın gelip gezebileceği vakit geçirebileceği bir alan yaratmaktı... Zonguldak valisinden belediyesine herkes bize çok yardımcı oldu. Çizimler yapıldı, Zonguldak'ın 70 sene önceki hali birebir kurulacak, içindeki dükkanlar, tiyatro ve sinema salonları gerçekten sonrasında faaliyet verecek şekilde dizayn edilecekti... Film dekoru sonrasında yaşayacak bir kent müzesi tematik park olarak kalıcı hale gelecekti ama zemin edüt çalışmaları sırasında bazı engellerle karşılaşınca maalesef proje hayata geçemedi... Bunun üzerine dekorların bir kısmı Zonguldak'a bir kısmı da İstanbul'a kuruldu.




İzlediğimiz her yer dekor mu?
İzlediğimiz filmin doğa sahneleri hariç %60-70’i dekor... Özellikle İstanbul Camiialtı Tersaneleri'nde çok büyük bir alana o dönemin Zonguldak’ı, ana caddesi, ara sokakları ve iskelesi kuruldu... Zonguldaktan buraya vagonlar taşındı caddesinde trenlerin gelip geçtiği o kent yeniden yaratıldı.

Filmin neredeyse her sahnesi resim gibi...
Yılmaz Erdoğan ilk günden itibaren bize şiir tadında resim gibi bir film olsun, sahneler de tablo gibi olsun dedi... Biz de neredeyse her sahne için çizgi roman kareleri bulduk...

Neden çizgi roman?
Çünkü çizgi romanda kadrajını canın nasıl isterse öyle ayarlarsın ve bu yüzden tüm kareler mükemmeldir... 

İki değerli şairin naif hikayeleri fazla gösterişli sahnelerin altında ezilmiş diyen eleştirmenlere ne demek istersin?

Bu eleştiriler biraz dönemi ve Zonguldak’ı bilememekle ilgili... Zonguldak toprak altındaki cevherden dolayı 30’ların sonuna değin hep Fransız ve İtalyanların bir nevi sömürgesinde kalmış. Gerek mimari gerekse kültürel anlamda kent diğer şehirlere göre daha farklı gelişmiş...Türkiye’de ilk tenis kortları Zonguldak'ta yapılmış, İtalyan mimarlar o dönem için son derece şık sayılacak beton binalar yapmışlar... Gösteriş kısmı ise Zonguldak’taki tezatta gizli, yerin altı başka üstü başka orada...Yoklukla varlık yanyana, içiçe...  Kömürden ötürü zengin bir kent ancak yeraltında da ayrı bir sefalet barındırıyor... Kömür kendi kültürünü oluşturmuş... Biz işte tam da bunu gösterdik...
 

Ekibi en zorlayan sahneler hangileriydi?
Hiçbir sahnede çok zorlandık diyemem. Ancak limana park etmiş, yarım bir gemiyi sizin izlediğiniz şekilde göstermek en zorlarında biriydi... Bir de tabi ki maden sahneleri... Madenin 1 metresi de 1000 metresi de bir denir bizim oralarda...

Full ekip madene girdi mi?
Full, tam kadro.... Hepimiz madene inmek için ders aldık.

Kelebeğin Rüyası’nın yapım belgeselini, senaryo kitabını istiyoruz! Bize bunu verecek misiniz?
Üzerinde çalışmalar yapılıyor, seni haberdar ederim. Şahsen ben yapmış olduğum bu yoğun çalışma sonrasında bulduğum Zonguldak fotoğraflarından bir fotoğraf albümü yapmayı da planlıyorum... Gönlümde Zonguldak’ta kalıcı bir Kent Müzesi’nin yapılması da var... Bir kentin tarihine tanıklık edecek çok farklı fotoğraflar var elimizde...

Egolar çarpıştı mı?
Muzaffer ve Rüştü’ye duyduğumuz hayranlık ve saygı bize tüm egoları bir kenara bıraktırdı... Hepimiz adına söyleyebilirim ki tek hedefimiz filme hizmet etmekti...

Varsa yoksa görüntü yönetmenine övgü, isminin zikredilmemesine bozuluyor musun?
(Gülüyor) İyice magazine bağladın... Polemik mi yaratmaya çalışıyorsun? ( Bu sefer ben gülüyorum) Bundan sonraki yapımlara örnek olalım, yapım tasarım titrinin önemini anlatabilelim yeter. Türk sinema sektöründe yapım tasarımın tanınmasına ve bilinmesine ihtiyaç var. Benim adımın değil ama ‘Production Design’ kavramının ve öneminin bilinmesini isterim.

Zonguldaklılar size destek oldular mı?
Biz hikayeyi nasıl sahiplendiysek, onlar da bizi sahiplendiler... Belediye, esnaf, yerel halk her daim ekibimize destek oldular...  Ayrıca Zonguldaklı bir çok kişi filmde rol aldı... İstanbul’dan hiç oyuncu desteği alınmadı... Açılış sahnesinde 500 kişi varsa, 450 tanesi gerçek madenciydi... Gönülden çalıştılar, ne yaptılarsa gönülden yaptılar.... Küçücük bir not, çekim döneminde ekipten biri Zonguldak’ta berbere saç kestirmeye gider. Tam parayı uzatacakken berber elini iter olur mu öyle şey, sen RÜŞTÜ’nün arkadaşısın der. Bunu anlatırken bile tüylerim diken diken oluyor...



Baban filmin bitmiş halini gördüğünde ne dedi?
Baştan sona ağladı, söze gerek kalmadı...

Senin çocukluğunun geçtiği yerlerde çekim yaptınız mı?
İskelenin orada bisiklete binmeye başladım, babamın dükkanı kurduğumuz caddedeydi... Tenis oynanan yer benim futbol oynadığım sahaydı... Kayalıklar arkadaşlarımla denize girdiğim yerdi... Daha ne diyeyim?

Şu an mutlu musun?
 Bu film bana çok şey kattı... Filme dair en çok Mert, Kıvanç ve Yılmaz Erdoğan'la saatlerce şiirler okuyup, çözümlemeler yaptığımız atölye çalışmalarını özlüyorum... Bilmiyorum bir daha böyle bir şey başımıza gelir mi? Bu filmle hepimiz hayatımızı sorguladık, her şeye rağmen umudu arkadaşlığı dostluğu karşılıksız sevgiyi yeniden keşfettik. Hazırlık zamanı Mediha Sessiz’in kız kardeşi çıktı geldi bir gün... Filmden haberdar olmuş, belki işimize yarar diye Rüştü’yle Mediha’nın birbirlerine yazdıkları mektupları getirmiş... 70 yıldır saklanan mektupları hep beraber okuduk, ne kadar değerli bir işin içerisinde olduğumu bir kere daha anladım... Sinemanın büyüsüne bir kez daha inandım... Evet, bu filmin yapımında emeğim geçtiği için çok mutluyum...  Hem genç yaşta kaybettiğimiz iki değerli şaire hem de Zonguldak’a vefa borcumu ödemiş gibi hissediyorum... 

4 Mart 2013 Pazartesi

Müslüm Baba



Üniversitede hep beraber çimlerin üzerine uzanmış, finallerden bahsederken aramızdan biri; 'Müslüm Baba'yı öyle seviyor, öyle güveniyorum ki sevgilimi bile emanet edebilirim... Mesela İbo'ya asla...' demişti...

Hakikaten Müslüm Baba'nın insana güven, sevgi, anlayış veren, her derdine derman olacakmış gibi bir hali vardı... Ki bir çok şarkı sözüyle hayata itirazı olanlara, aşk acısı çekenlere, zamana karşı koyamayanlara, kalp yarası olanara, çekip gidenlere, yalnız bırakılanlara derman oldu... İnsanlara yalnız olmadıklarını, onları anlayan birinin olduğunu sık sık hatırlattı...

Onun müziğini dinlerken kendini kesen sevenleri de, evinde oturup boğaz manzarasına karşı şarabını yudumlayan da vardı... Üniversitede tez konusu olması boşuna değildi.

Böyle adamları 'büyük kalpli' diye tanımlıyorum... Babası annesini öldürmüş, kendisi öldü sanılıp morga konmuş, kardeşi davalıları tarafından öldürülmüş acıyı içselleştirmiş ama yılmamış bir adam... Menajeri 'O hayatı boyunca hiç mutlu olmadı' demiş... Eminim ki doğrudur... Başkalarının da acısını alıp kendisi çeken, halden anlayan,  özel bir adam ayrıldı bu sefer de aramızdan...

Boşuna 'baba' olmadı, boşuna bu kadar sevilmedi... İnternette yorumlara göz gezdirirken şöyle bir entry gördüm ' kerhane aç, orospun olayım baba'... Böyle bir sevgi ben görmedim, duymadım...

O insanlara kendini adadı... Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun...


                                                                        KALBİM




AFFET


NİLÜFER



                                                                 TANRI İSTEMEZSE




SENSİZ OLMAZ